Kıyıları gür ormanlarla kaplı, uçsuz bucaksız bir göl, Malaren Gölü. Üzerine serpilmiş 1200’den fazla adayla, İsveç topraklarında 120 km boyunca uzanıyor. Gölün, Baltık Denizi ile buluştuğu yerde; irili ufaklı adalar üzerinde, Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biri kurulu. On dört adanın, elliden fazla köprüyle birbirine bağlandığı, yüzen şehir Stockholm.
Yaz Sarhoşu
Martıların sesi, vapur düdükleri, köprülerin altından gürül gürül akan suyun çağıltısı… Stockholm’ün sesleri, daha ilk karşılaşmada bir su dünyasında olduğumuzu hissettiriyor. Kaldığımız otelin kapısından çıkıp manzaraya alıcı gözüyle bakıyorum. Yolcu gemileri, tekneler, balıkçılar, bikini üstleri ve şortlarla uçup giden bisikletli kadınlar… Bir yaz manzarası bu. Hava neredeyse 30 derece. Gökyüzü tertemiz. Güneş kemiklerimi ısıtıyor. Oysa güneşin yükselmeden battığı, göllerin donup aylarca çözülmediği; yılın yarısında kara, karanlığa, zalim soğuklara teslim olan bir İskandinav şehri bu. Ona yaz sarhoşu haliyle rastladığım için şanslıyım. Sarhoşluğu bana da bulaşıyor.
Yüzen Şehir
Stockholm’ün en eskilerinden biri olan Norrbro Köprüsü’nden yürüyoruz. Köprünün altından akan suyun insanı ürperten bir şiddeti var. O şiddetli akıntının ortasında, kayalıkların üzerinde, kasıklarına kadar suya girmiş halde balık avlayanları görünce heyecan duyuyorum. Yeniliğin heyecanı bu. Yeni bir şehirde olmanın mutlu heyecanı.
Köprünün ortasında durup şehri seyrediyoruz. Gustav Adolf Meydanı, Kraliyet Operası, Parlamento Binası, Kraliyet Sarayı… Baktıkça manzara genişliyor. Engin göğün altında; adalarla, köprülerle, ihtişamlı mimarisi ile derin sularda yüzen bir şehir açılıyor.
Şehrin Çekirdeği
Stockholm, 13. Yüzyıl’da, Gamla Stan’da kurulmuş. Şehrin hem tarihi hem coğrafi kalbi, bu ada. Dünyanın en iyi korunmuş Ortaçağ semtlerinden biri. Kraliyet Sarayı’nın önünden yürüyüp, Gamla Stan’ın limana inen sokaklarından birine dalıyoruz. Yalnızca birkaç dakika içinde bambaşka bir Stockholm’deyiz. Kaldırım taşlarıyla döşeli yılankavi sokaklar, omuz omuza yaslanmış hardal sarısı, gülkurusu evler; Rönesans kiliseleri, kuytu patikalar, loş kafeler… Her sokağa girmek istiyorum.
Kaybola kaybola gezerken küçük bir meydana varıyoruz. Burası Stortorget; Stockholm’ün en eski meydanı. 1520’de, Stockholm Katliamı’nın gerçekleştiği meydan burası. O zamanlar ülkeye hâkim olan Danimarka Kralı’nın emriyle, yüzlerce İsveçli asilzadenin başı kesilmiş bu meydanda. Şimdiyse şehrin en turistik yerlerinden biri; Gamla Stan’ın en cümbüşlü köşesi. Meydanı çevreleyen tarihi binaların en dikkat çekici olanı ise İsveç Akademisi’nin, ödülleri belirlemek için buluştuğu Nobel Müzesi.
Meydana bakan kafelerden birine, kaldırım masalarından en manzaralısına yerleşiyoruz. İsveç usulü bir fika yapmaya karar verip sıcak çikolata ve tarçınlı çörek ısmarlıyorum.
Fika, en basit tanımıyla ‘’kahve – tatlı molası’’ demek ama yüklendiği anlam bununla sınırlı değil. İsveçliler için bir zihniyet meselesi, fika. Hem zihni dinlendirmek hem sosyalleşmek için verilen bir mutluluk molası. Öyle ki İsveç şirketlerinde fika kavramı, çoktandır kurumsallaşmış bir ritüel olarak yer buluyor.
Stockholm Kartpostalı
Yarım kilometre uzunluğunda, manzaralı bir yürüyüş yolu Monteliüsvagen. Pastel renklerle bezeli eski mahallelerin içinden, yokuşları tırmana tırmana ulaşıyoruz. Bahçelerin arasından uzayan patikanın sonunda, manzara belirdiğinde gördüğüm şey beni şaşırtıyor. Monteliüsvagen ana baba günü ama çıt çıkmıyor. Herkes saygılı bir sessizlik içinde; gözler, şehrin kartpostal görüntüsüne çevrili. Malaren Gölü’nün üzerinde, tüm güzelliği ile Stockholm arz-ı endam ediyor.
Yüksek kulesi ile Belediye Sarayı’nı ve kül rengi heybeti ile Riddarholmen’i ayırt ediyorum. Sekiz milyon tuğla kullanılarak inşa edilmiş olan Belediye Sarayı, Nobel ödül törenlerinin yapıldığı yer. Riddarholmen ise Stockholm’ün halen ayakta olan tek Ortaçağ manastırı. Monteliüsvagen’de manzarayı içime çekerken İsveç hakkında okuduklarımı düşünüyorum.
İsveç Rüyası
Tuhaf Bir Soygun
Stockholm’de hiçbir sabah gün doğumunu yakalayamadım. Şehri sabah ıssızlığında dolaşmak için erkenden çıkıyordum otelden. Saat yedi bile değilken güneş çoktan çatılara yerleşmiş oluyordu. Mayısta güneş dört buçukta doğup, akşam dokuz buçukta batıyor çünkü. Kuzeyin cilvesi…
Bir sabah metro istasyonunu ararken, kendimi bir otelin önünde buldum: Nobis Hotel. İsmini aklıma not etmiştim; hemen hatırladım. Bugün şehrin en gözde otellerinden biri olan Nobis Hotel, tarihe geçmiş bir soygunun adresi.
Altıncı günün sonunda polis, Ollson’u yakalamayı ve ona kendini siper eden rehineleri kurtarmayı başarır. Sonra daha tuhaf bir şey olur. Banka çalışanları, Ollson’dan davacı olmayı reddetmekle kalmaz; avukatlık masraflarını karşılamak amacıyla bir de bağış kampanyası başlatırlar.
Olay sırasında polisle birlikte çalışan psikiyatr ve kriminoloji uzmanı Nils Bejerot, rehinelerin ruh halini, psikoloji tarihine geçecek yeni bir kavramla adlandıracaktır: ‘’Stockholm Sendromu’’.
En yalın tanımıyla, ölüm korkusunun minnet duygusuna evrilmesi, Stockholm Sendromu. Hayatta kalma çabasından doğan bir tür savunma mekanizması. Bize kötülük etme gücü olanın mutluluğu ile kendi mutluluğumuz arasında kurduğumuz acıklı bir bağ. Tarikat üyelerinden aile içi şiddet kurbanlarına, savaş esirlerinden taciz mağduru çocuklara kadar çeşitli kesimlerde görülüyor.
O banka şubesi artık yok. ‘’Stockholm Sendromu’’nun ismini bulduğu yer, bugün bir otelin parçası. Ve öğrendiğim kadarıyla, otelin en fazla rağbet gören odası.
‘’Daha az kork, daha çok umut et. Daha az ye, daha çok çiğne. Daha az şikâyet et, daha çok nefes al. Daha az konuş, daha çok söyle. Ve daha az nefret et, daha çok sev ki tüm iyilikler senin olsun…’’ – Bir İsveç atasözü
Mutluluk Adası
Stockholm, Avrupa’da gördüğüm en güzel şehirlerden biri. Djurgarden ise benim için Stockholm’ün en güzel adası. Burası, bir zamanlar kraliyet arazisi olan parktan bir ada. Kilometrelerce uzanan orman patikaları, bisiklet yolları, bahçeler, piknik alanları, ta Vikingler dönemine tarihlenen meşe ağaçlarıyla; yeşil şehrin en yeşil köşesi.
Cazibesi, doğal güzelliği ile sınırlı değil. Djurgarden, aynı zamanda şehrin müzeler merkezi. Dünyanın ilk açık hava müzesi olan Skansen de burada, bir İsveç fenomeni olan ABBA’nın müzesi de. İsveç kültür tarihinin en büyük müzesi Nordiska Müzesi, içki müzesi Spritmuseum, okyanus müzesi Aquaria Vattenmuseum, meşhur savaş gemisinin sergilendiği Vasa Müzesi… Hepsi, Djurgarden’in parçası. Vasa, 10 Ağustos 1628’te, denize açıldığı ilk gün batmış. Hem de limandan ayrıldıktan dakikalar sonra! Gemicilik tarihinin en talihsiz mühendislik facialarından biri sayılıyor zira batma sebebi, fazla ağır olarak inşa edilmiş olması. Teknoloji karnesi yıldızlarla bezeli bir ülke için beklenmedik bir fiyasko.
En Güzel Hatıra
Djurgarden’in benim için bir anlamı daha var. Benim için Djurgarden, günbatımı demek. Güneşin alçalıp erimeye başladığı saatlerde; gökyüzü, şuruplu renklerle aşka geldiğinde, her defasında oradaydım. Djurgarden’in, zihnime en güzel Stokholm hatırası olarak yerleştiği köşesinde, Gröna Lund’da. Oğlumun, on iki yaş heyecanıyla ısrar edip bizi götürdüğü, su kıyısındaki lunaparkta…
Benden Tavsiyeler
- Nefis deniz ürünleri için, şehrin Michelin yıldızlı, 130 yıllık restoranı Lisa Elmquist
- Fika keyfi için, Gamla Stan’ın tarihi kafesi Chokladkoppen
- ”Dünyanın en uzun sanat galerisi”ni gezmek için, her istasyonu farklı sanatçıların yapıtlarıyla bezeli olan Stockholm metrosu
- Norrbro Köprüsü’nün ortasından merdivenlerle inilen yüzen park
- Stockholm takımadalarından biri olan Fjaderholmarna’ya gezinti ve adanın en güzel restoranı Fjaderholmas Krog ’da öğle yemeği

